Tarîkat Rûhânîlerine Göre, Râbıta Yapmanın Kaçınılmaz Lüzumu:

Nakşibendîler, râbıtaya dini ve rûhânî bir nitelik atfetmekte ve onu İslâm'ın bir parçası, hatta Allah'ın kesin bir emri olarak uygulamaya ve yay­maya çalışmaktadırlar. Nitekim Nakşî şeyhlerinden Mustafa Fevzi, sırf râbıta konusunda kaleme aldığı İsbât’ul-Mesâlik Fi Râbıta'tis-Sâlik adlı man­zum risâlesinde râbıtanın farz olduğunu ileri sürerek aynen şöyle demekte­dir:



«Elli dört farzdan biridir râbıta,



Ehl-i aşkın rehberidir râbıta ;



Hubb-i fillâh'tır bu yolda râbıta,



Bir muhabbettir gönülde râbıta.» [36]



 Nakşibendîlere göre râbıta farz olduğu için herkesin mutlak surette bir şeyhe bağlanması ve mürşidine râbıta yapması kaçınılmaz bir görevdir. Nitekim Muhammed Emîn el-Kurdî, bu konuda şunları kaydetmektedir:



«Allah'a ulaşmış bulunan şeyh, mürîdin Allah'a ulaşması için bir ara­cıdır ve onun, Allah huzuruna girebileceği bir kapıdır. Dolayısıyla kendisini irşâd edecek bir şeyhi bulunmayanın rehberi ancak şeytandır.» [36]



 Nakşî şeyhlerinden biri olan İsmet Garibullah da el-Kurdî'yi teyid eden sözlerle bir şeyhe bağlanmanın kaçınılmaz gerekliliğini ileri sürmekte ve bunu Risâle-i Qudsiye'sinde manzum olarak şöyle anlatmaktadır:



«Şerîat mahzeninden bunca insan,



Hüdâya vâsıl oldu buldu meydan ;



Veli [36] gâyet katı müşkildir ey cân,



Ki mürşidsiz bu sırra ola şâyân.



Heman mürşid bulup hakka gidelim



Cemâl-i bâ kemâle seyr edelim.» [36]



 Yukarıdaki «Heman mürşid bulup hakka gidelim.» mısrâında ifade edildiği gibi tarîkatçılar, cemâl ve kemâle doğru yol almanın; yani Allah'ın güzelliklerini seyretmek için yürüyebilmenin; onların hayâl ettiği alemde mesafe kat edebilmenin; hatta ve hatta «Allah'da eriyip gitme»'nin[36] ancak bir mürşid aracılığıyla gerçekleşebileceğine inanmaktadırlar. Dolayısıyla râbıtanın lüzumu, onlara göre buradan kaynaklanmaktadır. Şeyh edinmek ve ona râbıtada bulunmak, tarîkatta âdetâ birbirini tamamlayan iki temel hal­kadır. Bundan da anlıyoruz ki bir şeyhe bağlanmak, bilgilerinden yarar­lan­mak üzere bir öğretmene, bir üstada, bir hocaya başvurmaktan çok fark­lıdır. bu sebeple tarîkatçılara göre Allah'a ulaştıran bir aracı olarak mürşide eğer bir kimse mürîd sıfatıyla gönül bağlamayacak olursa onun iflah olması mümkün değildir. Tarîkatçılardaki bu kesin inancı, yine yukarıdaki mısra­ların sahibinden öğreniyoruz. Bunu da şöyle açıklıyor:



«Mürîd raptetmese şeyhe derûni,



Ebed bulmaz fenâ sırrı kurûni.» [36]



 Tarîkatta şeyhe, nasıl ki mürîdi Allah'a ulaştıran bir aracı, bir rehber olarak bakılmakta ise, râbıtaya da Allah'a ulaştıran bir çare, bir yol, hatta ye­gâne bir yol olarak inanılmaktadır.



Mustafa Fevzi bunu, İsbât’ul-Mesâlik Fi Râbıta'tis-Sâlik adlı risâlesinde şöyle özetlemektedir:



«Râbıta şehrâh-ı vuslattır sana,



Mübtedi ! durma yürü ondan yana.»



«Mebde-i Feyz-i Hüdâdır râbıta,



Melce-i şah-ü gedâdır râbıta.»[36]



 Şair yukarıdaki beyitlerde, râbıtayı Allah'a ulaştıran şahâne bir yol ola­rak niteliyor, tarîkata girenleri bu yolda yürümeye özendiriyor ve râbıtanın, Allah'ın feyiz ve nurunun kaynağı, (padişah olsun, sıradan insan olsun) herkesin sığınağı olduğunu ileri sürüyor.



Bütün bu tanımlardan, açıklamalardan, övgü ve özendirmelerden şu özeti çıkarmak mümkündür:



1. Tarîkata girmek ve bir şeyhe mutlak surette bağlanmak zorunludur. Mürşidi olmayanın rehberi şeytandır.



2. Tarîkata girerek mürîd olan kişi, bağlandığı şeyhine râbıta yapacaktır. Onu, hemen her an hatta tuvalette bile[36] hayâlinde canlandıracak; şeklini gözünün önüne getirecek; kalbini şeyhinin kalbiyle karşı karşıya bulundu­racak; yakınında bulunmuyor olsa bile onu kendine çok yakın hissedecektir.



3. Bununla birlikte şeyhini bir feyiz, bereket ve nur deryası olarak tasav­vur ederken bu okyanustan akan nurların, onun oluk vazifesini gören kal­binden kendi kalbine aktarıldığını da düşünecektir.



4. Gerek sağ olsun, gerek ölmüş olsun, gerek kendisinden çok genç ol­sun, daima şeyhinden «himmet» ve «bereket» (yani yardım ve nimetlerde bolluk) dileyecektir. Çünkü mürîdi Allah'a ka­vuşturabilecek olan tek vasıta ancak ve ancak şeyhtir, mürşittir. (?) Kişinin kendi kendine Allah'a ka­vuşması, yani «fenâfillâh» denen ma­kama yükse­lip «Allah'da erimesi» (!) mümkün değildir. 



  Bu sebeple tarîkatçılar Kurân-ı Kerîm'den bazı âyetleri ve ayrıca bazı hadisleri yorumlayarak bu yoldaki kanâatlerini delillendirmeye de çalış­maktadırlar.