Râbıtanın Şartları ve Uygulanış Biçimi:

Bilindiği üzere her tarîkatın kendine özgü birtakım kuralları vardır. Bunlar âdetâ birer kanun gibi, daha doğrusu "Allah'ın ya da Peygamber'in birer emri olarak" tarîkat bağlıları tarafından titiz bir şekilde uygulanırlar. İşte -konumuzun özünü oluşturan- "râbıta" da bu kurallardan biridir.



Zikrin değişik bir biçimi olarak da tanımlanan râbıta, Nakşibendî Tarîkatı'nda şeyh-mürîd ilişkisinin çok önemli bir halkasını oluşturur. Mürîdin şeyhe mutlak, kesin ve sürekli bağlılığını sağlamak üzere konmuş olan bu kuralın belli zamanlarda, belli uygulanış şekilleri vardır. Aynı tarîkatın bir cemaatinden diğerine küçük farklarla icra edildiği ise bir gerçektir. Genelde "Hatm-i Huwâcegân" adı altında uygulanan zikir merasimi sıra­sında halka şeklinde oturan mürîdler, şeyhin ya da onun adına “hatm"i yö­neten vekilinin bir işareti üzerine râbıta yaparlar. Bu işaret, halkada bulu­nanların rahatça duyabileceği orta bir sesle "Râbıta-i Şerîfe !", "mürşide râ­bıta", ya da benzer bir komuttan ibarettir.



Nakşibendî Tarîkatı'nın dili Farsça’dır.[36] Dolayısıyla bu komutun da Farsça mı, yoksa (İslâm'da ibâdet dili olan) Arapça mı, ya da başka bir dille de yapı­lıp yapılamayacağına ilişkin herhangi bir açıklamaya rastlanmamakta­dır. 



Şunu özellikle belirtmek gerekir ki râbıta, tarîkatta bağımsız bir âyin de­ğildir. Bilakis mürîd, râbıtayı pratikte ya kendi başına, zikrin bir parçası niyetiyle, ya da bir grubun içinde "Hatm-i Huwâcegân" âyininin kurallarından biri olarak yapar. "Hatm-i Huwâcegân" sırasında yapılan râbıta, bu ayi­nin on kuralından biridir.[36] Şu var ki tarîkat çevrelerince ona verilen ola­ğanüstü önem sebebiyle bir yandan bu cemaatlerin başındaki liderler tarafın­dan sık sık işlenmiş, üzerine yazılar ve kitapçıklar kaleme alınmıştır; diğer yan­dan râbıtayı İslâm dışı görenler, onu çok kısa ifadelerle reddetmeye çalışmışlardır. Fakat râbıtayı çürütmek amacıyla yazılmış kapsamlı ve belgesel bir reddiyeye bugüne değin rastlanmamıştır.



Yukarıda ifade edildiği gibi râbıta, mürîd tarafından "Hatm-i Huwâcegân" âyini dışında ve yalnız başına da yapılabilmektedir. Bu münfe­rid râbıtanın en çok yapıldığı zaman "Wird"e başlamadan önceki dakika­lar­dır.



"Wird": Şeyh tarafından mürîde telkin edilmiş ve günün belli saatle­rinde tekrarlanması istenmiş olan rûhânî ödev demektir. Bu ödev, belli sözlerin yüzlerce hatta binlerce kez tekrar edilmesiyle yerine getirilir. Râbıta ise ondan önce yapılan zihinsel bir hazırlanmadır. [36]



Gerek sistematik bir âyin biçimi olan "Hatm-i Huwâcegân" merasimi ve tüm ayrıntıları (ki bunlardan biri de râbıtadır), gerek bu ayrıntılardan her biri, ge­rekse şeyhin rûhânî bir ödev olarak mürîde verdiği herhangi bir ders, wird, telkin, emir ve tâlimat, tarîkat protokolünde zikrin kapsamına girer. Yani bunların hepsi, ya da herhangi biri, tarîkatın avam dilinde genel bir tabirle, "zikir" [36] olarak adlandırılır. Dolayısıyla râbıta da Nakşibendî Tarîkatı'nda bir zikir şeklidir.



Râbıtanın uygulanışı sırasında mürîdin oturuş biçimi, fiziksel ve zihin­sel durumu ile yer, zaman ve ortam çok önemlidir. Bu durumları şu şe­kilde özet­lemek mümkündür:



a) Abdestli olmak: 



Râbıta yapan kimsenin, özellikle "Hatm-i Huwâcegân" halkasında bu­lunu­yorsa -her şeyden önce- abdestli olması gerekir. Nitekim bu âyin genel­likle sa­bah, ikindi ve yatsı namazlarından sonra düzenlendiği için halkaya katılan mürîdlerin hepsi zaten abdestli olurlar. [36]



b) İnâbeli olmak:



Yani mürîdin, mürşid olarak kabul ettiği şeyhe, ya da vekiline önceden bey­'at etmiş olması gerekir. Buna, tarîkat dilinde “El almak" da denir. Zaten Nakşibendîlere göre bir şeyhe bağlanmayan (Yani daha açıkçası tarîkata gir­meyen) insanın öncüsü şeytanın ta kendisidir. [36]



 Şeyhlerden kimisi, aynı tarîkata bağlı olsalar bile kendisinden el alma­mış bulunanları (yani başka bir şeyhin mürîdlerini), yönettiği "Hatm-i Huwâcegân" halkasına kabul etmez. Bazıları ise bu konuda herhangi bir ayı­rım yapmazlar. Dolayısıyla tarîkatın bütün kurallarında olduğu gibi bu nok­tada da hemen her şeyhin yorumu ve protokolü farklıdır. Ancak halkaya oturan mürîd, her ha­lükârda râbıtasını kendi şeyhine yapar. Bu vesile ile şunu da belirtmek gerekir ki kendi ifadelerine göre «Tarif edilen şekilde fenâ ve bekâ [36] mertebelerine ulaştıkları şehâdetle sabit olmayan kimse­ler her ne kadar zikir tâlimine me­zun ve memur olsalar da kendilerine râ­bıta ettiremezler» [36]



 Bu konuda bazı şeyhlerle halîfeleri arasında polemikler ve tartışmalar bile cereyan etmiş, hatta önemli bir olay diye yakın tarihin Nakşibendîlerine ait kitapçıklarda yer almıştır... [36]



  c) Kapıyı kitlemek:



Aslında kapının içerden kitlenmesi sırf râbıtaya bağlı bir kural değil­dir. Nakşibendîlere göre bu, "Hatm-i Huwâcegân" âyininin bir ayrıntısıdır. Bununla beraber râbıta yalnız başına bile yapılsa yine de sakin bir yer tercih edilir. Şu var ki -yukarıda da değinildiği üzere- râbıta, "Hatm-i Huwâcegân" âyininin kural­larından biri olduğu için bu merasimin bir öğesi olarak icra edilirken zaten kapı kitli bulunmuş olur. Yakın tarihin Nakşibendî şeyhle­rinden İsmet Garîbullah,



«İnâbe böyle ta'lîm etti ol mâh,



Kapanmak kapı sünnettir ol âgâh» [36]



 mısralarıyla tarîkatın bu kuralını anlatmaya çalışmaktadır.



d) Ortamı Karartmak:



Vakit gece ise ışıkları söndürmek, gündüz ise pencerelere perde germek suretiyle ortam karartılır, ya da en azından loş hale getirilir. Ancak bunlar özellikle "Hatm-i Huwâcegân" âyininin yapıldığı mekân için söz konusudur. Tek başına râbıta yapan kişi, oturduğu yerde başından aşağıya bir çarşaf, ya da puşu gibi bir şey örtmek su­retiyle de bu ortamı sağlayabilir.



e) «Ters Teverruk» Oturuşu İle Oturmak:



Bunun şekli şöyledir: Şafiî Mezhebinde, namazdaki son ka’denin tam tersi olarak diz üstü oturullur; sol ayak dik tu­tulur; (yani topuk yukarıda, parmak uçları ise yer­de­dir.) sağ ayağın par­mak uç­ları da -köprü gibi duran- sol bacağın altından bi­raz dışarı çıkarılır. Bu du­rumda sağ baldır tamamen yere yapışıktır, vücut zorunlu olarak sol tarafa doğru eğimlidir ve eller namazda olduğu gibi yine dizler üzerinde bu­lunduru­lur. Bu oturuş şeklinin, yakın tarihte yaşamış olan bazı Nakşibendî teorisyen­leri tarafından öngörüldüğü anlaşılmakta­dır.[36]



 f) Gözleri Yummak:



Gerek "Hatm-i Huwâcegân" sırasında, gerekse mürîdin tek başına yap­tığı râbı­tada gözler yumulur. Hem hatim âyinini yöneten şeyh veya temsil­cisi, hem de mürîdler aynı şeyleri yapmak durumundadırlar. Mürîd, hatim dı­şında ve yal­nız başına râbıta yaparken de yine gözlerini yumar. [36]



 g) Nefesi Kontrol Altına Almak:



Râbıta yaparken ağız kapalıdır, soluk burundan alınır. Nakşibendî Tarîkatı'nda başlıca iki çeşit zikir vardır. Bunlardan biri sözlü zikir olan "wird"dir, di­ğeri ise zihinsel zikir olan "râbıta"dır ki her ikisinde de nefes kontrol altında bulundurulur. [36]



h) Sabit ve Hareketsiz Durmak: 



Yakın tarihte Nakşibendî Tarîkatı'na yeniden şekil verenler, Hatm-i Huwâcegân, zikir, râbıta ve benzeri âyinlerin uygulanışı sırasında mürîdin hareketsiz durmasını, ah, vah gibi ızdırap ve hüzün ifade eden sesler çıkar­mamasını ve inlememesini şart koşmuşlardır. Onlara göre bu tür davranış­lar şeytanın giriş kapısı ve nefsânî duyguların doyuma ulaştırılması olarak nitelenmiştir.[36]



ı) Mürşidin Sûretini Zihinde Canlandırmak:



Bu kural râbıtanın özünü oluşturur. Diğerleri ise buna bağlı olarak ikinci derecede ayrıntı sayılırlar. Nakşibendîlikte «Tarîkat Âdâbı» diye sıra­lanan kurallar içinde en önemli unsur olarak râbıtadan söz edilirken bu nokta üzerinde daha ısrarlı bir şekilde durulmuştur. [36]



  Yapılan açıklamalara ve tarif şekillerine göre mürîd, bu ödevi yapmak için gerekli şartları yerine getirdikten ve gözlerini yumduktan sonra bütün dikka­tini şeyhinin cismânî varlığı üzerinde toplamaya ve onun siluetini hayâlinde canlandırmaya çalışır. Nakşibendî Tarîkatı'nın, özellikle yakın ta­rihte oluş­muş Süleymancılık  ve Menzilcilik gibi bazı kollarında şeyhin fo­toğrafına bakmak suretiyle de râbıta yapılmaktadır. Mürîd bunu yaparken, şeyhinin nur deryası olduğuna inandığı kalbinden kendi kalbine bu nurla­rın bir çağlayan gibi aktığını da aynı şekilde canlandırmaya gayret eder.



Râbıta yapanın konsantre olabilmesi, vecd halini yaşayabilmesi, (yani transa geçebilmesi) için onun, yukarıda anlatılanlara ek olarak -aynen ger­çekmiş gibi- düşüneceği daha birçok şey vardır. Bunlardan bazılarını, Nakşi­bendî yazarlardan biri aynen şu ifadelerle açıklamaktadır:



«Kendinizi vâkıa halinde ölü ve teneşir tahtası üzerinde, kefene sarıl­mış tasavvur edeceksiniz (...)



«Mezarda olduğunuz halde, mürşidi, pîri, Allah ile aranızda vesîle ve va­sıta mevkiindeki zatı düşünerek, onu yanınızda ve karşınızda farzederek ve onun yüce alnına, yani iki kaşı arasına gözlerinizi dikeceksiniz !»



« (...) o zatın ulu simasına hayâl hazinenizde yer verecek, onu kalbi­nizde hayâl yoliyle durduracaksınız.!» [36]



i) Mürşidin Rûhâniyetinden İstimdâd Etmek:



Râbıtanın çok önemli kurallarından biri de budur. Nakşibendî ruhânî­lerine ait mektup ve kitapçıklarda bunun önemi sıkça vurgulanmıştır.



«Rûhâniyetten istimdâd»'ın ne demek olduğuna gelince bu, mürîdin şeyhinden himmet, bereket ve yardım dilemesidir. Bunun için şeyhin genç, yaşlı, sağ, ya da ölmüş olması arasında hiç bir fark yoktur. Hatta ölmüş olan şeyhin, kınından çekilmiş kılıç gibi olduğu, yani bütün maddesel kayıtlar­dan sıyrıldığı ve işlevini daha süratle yapabilecek durumda olduğu, yine bu tarîkatın rûhânileri tarafından ifade edilmiştir. Dolayısıyla mürîdin râbıta ya­parken içinden, şeyhinin sûretini canlandırmasıyla birlikte ondan him­met ve medet dilemesi râbıtanın kaçınılmaz bir kuralıdır.



Bu şartlar bir şeyhten diğerine çoğalıp azalabilir, yani değişebilir. Nitekim bazı şeyhlerin, yolculuk sırasında veya çalışırken bile wirdlerini çe­kebilecekle­rine ve râbıtalarını yapabileceklerine ilişkin mürîdlerini ser­best bıraktıkları, daha doğrusu onları bu durumlarda da boş bırakmak isteme­dikleri bilinmektedir.



Mürîd sık sık şeyhinin veya ona vekâlet eden yetkilinin sohbetlerinde sürekli telkinler alarak râbıta için hazır hale getirilir. Bu sohbetler bir çeşit şart­landırma seanslarıdır ; Son derece de etkilidir. Bu sırada oluşan mistik atmosfer içindeki mürîdin psikolojik durumu, ders ya da konferans izleyen bir dinleyicinin, hatta vaaz dinleyen bir mü'minin durumundan çok fark­lı­dır. Mürîdin iç dünyasının derinliklerinde bu telkinlerle o kadar şiddetli et­kiler uyandırılır ki râbıta sırasında o, kendinden geçmiş ve başka alemlere dalmış gibi olur. Arvâsî'nin tabiriyle:



«(...) mürîd, şeyhinin muhabbet alâkasıyla saatten saate onun renk ve kı­vamı içinde olgunlaşır. Aksetme suretiyle de onun nurundan nur emer. Bu türlü faydalanma ve feyizlenmede, işin nasıl ve ne olduğunu bilmek şart de­ğildir. Kavunun güneş hararetiyle pişmesi gibi sâlik, mürşidin terbi­yesinde ya­vaş yavaş gelişir. Zamanla bu gelişme kemâle erer. Rahmânî ne­fesin üflenme­sine istidad kazanır.» [36]



 Mürşid râbıtası için, genellikle iki zaman vardır. Bunlardan biri "Hatm-i Huwâcegân" âyini sırasında, diğeri ise her mürîdin yalnız başına yapmak duru­munda olduğu wird  denilen sözlü zikre başlamadan öncedir. Bununla bera­ber yine her şeyhe göre, râbıtaya ilişkin zamanlama değişebilir. Esasen tarîkatta zi­kirle râbıta birbiriyle çok yakından alâkalıdırlar. Geniş an­lamda râbıta da zi­kirden sayılmakla beraber "Zikir" terimi özellikle sözlü wird için kullanılır. Zikir de râbıta da tarîkatın temel kurallarındandır. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi onlara göre râbıta zi­kirden çok daha önem­lidir.



İşte râbıtanın uygulanış biçimi ve şartları hakkında elde edilebilecek en geniş bilgiler bunlardır denebilir.